19 Temmuz 2012 Perşembe

Nereden bileceksiniz "O Deli, Kara Çocuk"*.

Bu yazıda önemli bir ricam var, canım kardeşim.
Eğer zaman ayıramayacaksan, bu yazıyı okuma. 
Sonra gel. 
Vallahi bak.
Sana da ziyan, bana da, 
paylaştıklarımıza da.
Önceki yazılarda da dediğim gibi Size bir şeyler anlatabileceğimin değil düşündürtebileceğimin haddindeyim.

 

Bu karalamada şunu yapacağız.
Teker teker videoları izleyeceğimiz için biraz zamanınızı alabilir.
Bildiğiniz eserler olabilir. Fakat ne demek istediğimi anlamak isterseniz eğer, erinmeyin derim.
Kelimesizliği ve hislerin evrenselliğinden daha önce konuşmuştuk, daha da konuşuruz.
Şimdi biraz müzik dinleyelim.
Hadi, gel benimle.



Oropa ardzo arti varen
Çkim iveri nçari çkvaşa
Miordini miçkutu do
Goytiroku ma si çkvaşa
Miordini miçkutu do
Didou do na ni na

Mezar arasında harman olur mu?



Müzeyyen Senar.


İtalyan Rai-1 televizyonunun çocuk şarkıları yarışmasında (zecchino d'oro) 2. olan Zülfü Livaneli'nin "Ey Özgürlük" şarkısının versiyonu. 


 Ne varsa buğusu genzi yakan,
Ekmek gibi, aşk gibi,
Ah, ne varsa güzellikten yana,
Bölüştüm, büyümüştüm.

Bu ne yaman çelişki anne,
Bu ne yaman çelişki anne,
"Kurtlar sofrasına" düştüm..
Hani benim gençliğim anne?

Hiçbir hesabımız yoktu kimseyle.
Hiçbir aykırı yanımız,
Hiçbir yalanımız...
Gözüm yaşarıyor,
Yüreğim kanıyor...
Olmasaydı sonumuz böyle!..
http://siir.gen.tr/siir/y/yusuf_hayaloglu/yuregim_kaniyor.htm

Güzel bir köşe yazısı:
"O Deli, Kara Çocuk"* Ahmet Kaya; "mümkünse farzedin yaşamamıştır..."
 Attila İlhan, ülkemde soluksuzca ve tüm benliğimle "aydın" kelimesini kullanabileceğim tek insandır.
Türkiyenin siyasi geçmişini, demokrasi sürecini,
 Fransa yıllarından çözümleyerek gelebilen bir büyük Usta'dan bahsediyoruz burada.
Ve bu 2 kişinin irtibatı beni hep düşündürmüştür.
Eğer kendi fikrinizi ortaya çıkartmak istiyorsanız.
Fikrine güvendiğiniz iki kişiyi karşılaştırın.
İşte o arada sizin salt, kendi düşünceniz beliriverir.
Pek tabiki burası,, benim kişisel çıkarımlarımdan ziyade bakış açısı yaratabilecek,
sekilecek taşlarımızı dizdiğim bir ortam olduğu için
yine çözümü Sizin kişisel zihin, yürek kıvrımlarınıza bırakıyorum.
Çok uzundur zamanınız olduğunda okuyun derim ama, çok iyi. Çok.
http://www.ahmetkaya.biz/haber/attila-ilhan-ile-roportaj-117h.html

Ne vakit bir yaşamak düşünsem 
Bu kurtlar sofrasında belki zor 
Ayıpsız   fakat ellerimizi kirletmeden 
Ne vakit bir yaşamak düşünsem 
Sus deyip adınla başlıyorum
 
Attila İLHAN

 Bir fidandım derildim
Fırtınaydım duruldum
Yoruldum çok yoruldum
Siz benim neler çektiğimi
Nereden bileceksiniz 

 Siz benim kime küstüğümü
Nereden bileceksiniz.


Peki kaçımız biliriz o içimize işleyen sözlerin nasıl yazıldığını ve bestelendiğini?
İşte Can Dündar'ın kaleminden ''O Mahur Beste''nin hikayesi.

Taksim'de Cafe Pandrossa'da buluşmuş üçü: Attilâ İlhan, Ahmet Kaya ve Gülten Kaya...
Pandrossa, Şair'in vazgeçilmez mekânı o sıralar...
Ahmet Kaya'nın, -İlhan'ın deyimiyle "o deli kara çocuk"un- elinde bir kaset... Kasette yeni bir şarkı:
"Mahur..."
Yine Şair'e haber vermeden bestelemiş şiirini...
"Böyle bir Sevmek"te, "Yangın Gecesi"nde "Cinayet Saati"nde, "Jilet Yiyen Kız"da yaptığı gibi...
Sonra da eşi Gülten'e ricacı olmuş yine:
"Attila Bey seni benden daha çok seviyor. Dolayısıyla Usta'ya şarkının haberini vermek yine sana düşüyor".
Gülten çevirmiş telefonu... Ertesi güne randevulaşmışlar.
Şiir, bir tablo gibi önlerinde duruyor:
"şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
o mahur beste çalar müjgan'la ben ağlaşırız
gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız
o mahur beste çalar müjgan'la ben ağlaşırız".

Ahmet Kaya lafa girmeden Attilâ İlhan, "Dur ben sana bu şiiri nasıl yazdım onu anlatayım" demiş:
"12 Mart sonrasının kahır günleriydi. Bir sabah radyoda duyduk ağır haberi: Deniz'lere kıymışlardı. Karşıyaka'dan İzmir'e geçmek için vapura bindim. Deniz bulanıktı; simsiyah, alçalmış bir gökyüzünün altında hırçın, çalkantılı... Acı bir yel esintisinin ortasında aklıma düştü ilk mısra... Vapurda sessiz bir köşe bulup yüksek sesle tekrarladım. Vapurdan indikten sonra da rıhtım boyunca bu ilk mısraları tekrarlayarak yürüdüm".
"bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
gittiler akşam olmadan ortalık karardı".

O anlattıkça ıslanmış kirpikleri Gülten'le Ahmet'in...
Bir kadın ismi sandıkları Müjgan'ın eski dilde "kirpik" anlamına geldiğini orada öğrenmişler. Şair'in "müjganla ağlaşmak"tan kastını da orada çözmüşler.
"Mahur", Ahmet Kaya'nın en sevilen şarkılarından biri oldu sonradan...

Hayat bazen 2:00 dk için yaşanır.
Beyaz'ın bakışları, konuşmaları falan hiç umursamayın.

Müjganla ben ağlaşırız. 
Söz: Attilâ İlhan
Müzik: Ahmet Kaya


Eyvallah.

 -Mahur, Klasik Türk Musikisinde bir makam.
*Attila İlhan, Ahmet Kaya'yı böyle tanımlarmış...

17 Temmuz 2012 Salı

Bir Ankara Güncesi

Merhabalar canım kardeşim, bu karalamada kendime bir güzellik yapıp Ankara'ya gidişimin bendeki yansımalarından bahsedeceğim.
Yol hikayesi yazmak taraftarı değilimdir pek.
Okumam da.
Banane gezdiğinden derim, yazana.
Ama benim için önemi olan durumlar vardı.
Hadi gel benimle.
 
Pek canın sıkılmaz diye umuyorum. 
İlk defa bir anı yazısı olacak.
 Sıkılırsa da bakarsın ayarına, sağ çapraza tıklayıverirsin. 
Uçuverirsin yüreğim genişliğinden, canın sağolsun.


Şimdi, Ankara deyince aklıma bir Büyük Usta gelir benim, Ahmed Arif.
Ve ne güzel tesadüftür ki Karanfil Sokak konaklama alanımdı.

 "Ümit, öfkeli ve mahzun
   Ümit, sapına kadar namuslu"

Şiirin tamamı için:


İlk bu dizelerle başladım yokuşu tırmanmaya...
Ardından samimi bir oda arkadaşı ve yavaş yavaş tanışılan 'farkındalığı yüksek' iyi insanlar.
Başkentimizle ilgili kendi kendime fısıldadığım ilk yorumum: 
Olgun bir şehir Ankara.

2. gün Nazım Hikmet Kültür Merkezi Piraye kafede biraz zaman geçirdikten sonra meselelerime dönüyorum. Yolda şöyle bir Beyaz Tahtayla karşılaşıyorum.
Bu bir kafe önü.
Ne güzel yüreğin var a canım benim.
Ellerine sağlık.


Keyfim büyük.
Odama dönüyorum. 5 dakikada karar verip rakı içmeye çıkıyoruz.
Ankarada rakı içmek, heyecanlanıyorum nedense.
 Mekana gidiyoruz. Yüreği güzel bir kardeşimiz, mekan tenhalaşınca yanımıza geliyor ve başlıyor türkü söylemeye.
Tunalı Hilmi caddesinde "Sultana Turca" mekanın adı.
Kardeşim Tuna başlıyor.
Alıp götürüyor beni.


Aklımda şu türkü kalıyor geceden, huzurumu anlatamam.



Güzel yürekli insanlar tanıdım dahasında da, pek girmeyeceğim o konuya.
Tutarlılıklarımız gösterecek halimiz nicedir.
Benden Size yüreğim genişliğince "Selam olsun." bu yazıyı okumasanız da.

3 Temmuz 2012 Salı

Evleneceğim Güzellik Manifestosu

Open your heart, i'm coming home. 


Öncelikle sosyal paylaşım platformunda ara ara yazdıklarımdan bahsedip bir kaç şirinlik segisi yapacağız ardından yeni, içimden gelenlere geçeceğim.


Evleneceğim güzellik, karnıbahar yapmayı iyi bil tamam, öptüm görüşürüz.

Evleneceğim güzellik, lahana dolması yapmayı iyi bil tamam, öptüm görüşürüz.

Evleneceğim güzellik, kabak çiçeği dolması yapmayı iyi bil tamam, öptüm görüşürüz.

Çokça midesine düşkün biri olduğumu düşünüyorsanız, açıklamamı okumalısınız.
( Karnıbahar’ı iyi yapabilen kişi yürekte aşkı ömretmeyi bilir .
Lahana dolması’nı iyi yapabilen kişi , 
sevenlerin birbirilerinden haberli habersiz yaşadıkları zamanların acısını hasretle sarılarak bitirebilir.
Kabak çiçeği dolması’nı yapabilen kişi ise: Sabah’ın güzelliği ile gelen bahardır ömrüme.
Ben hayattan sadece 2 dolma bi bahar istiyorum. )

Evleneceğim güzellik, hardallı salata yapmasını iyi biliyorum. Öptüm, görüşürüz.
 
Evleneceğim güzellik, karidesi taze taze haşlamasını, temizlemesini
(Hem Antik Yunan soslusunu hem de güvecini) yapmasını iyi biliyorum.
 Ama hardallı salatayla ikisini beraber aynı gecede yapmam. 
Dostlarıma 18. senemizde nasip oldu. 
Biz'e de öylesi olur artık. 
Öptüm, görüşürüz.

Evleneceğim güzellik, yoğurtlu semizotunun en şahanesini yapmayı iyi bil tamam, öptüm görüşürüz.

Evleneceğim güzellik, canım midye dolma istediğinde''Ama onları çok sağlıksız ortamda yapılıyorlar, vazgeçelim şu alışkanlığımızdan yada alışkanlğından'' demek yerine''Bugün Biralarımızı Enginar dolmasıyla yemeyi deneyelim mi?'' gibi etkin, şaşırtıcı, keşfedici çözümlerle gelelim birbirimize tamam. Öptüm,görüşürüz

Evleneceğim güzellik, kendi ellerimle hazırladığım meyveli yoğurdu (böğürtlenli şeftalili falan) kullanmadığım elimle yemeye çalışarak diğer lobumu çalıştırmaya çalışırken üzerime döküyor olabilirim çokça, çocukluğumu anımsamak istiyor da olabilirim. Ve fakat; durum böyleyken 'Neden hep üzerine döküyorsun?' gibi içimdeki çocuğu küstüren davranışlarda bulunmayalım birbirimize olur mu? Öptüm, görüşürüz.


Evleneceğim güzellik, Birbirimize uzanırken kitapta okuyabiliriz, dinleyebiliriz de dünyamıza dair diğer sesten şahane kelimeleri ama yanyana kitap gibi sessiz kalıpta birbirimizi okuduğumuz zamanlarımızı, geleceğe dair özlemliyorum ben. Bunu bilelim de yaşayalım tamam.
Öptüm,görüşürüz


Bunların hepsi şekerlemeler. 
Ben karşımda hayata meydan okumuş bir kişilik isterim.
Hayatla uyumunu bulmuş bir "Benlik" isterim.
Benim istediğim de nedir ki.
Benim ne istediğimi umursamayan, kendi istediği için "Öyle" olan. 
Öylesini bile bilemediğim.
Bilmediğim bir Doğa isterim.

Şu an kiminle konuştuğumu bilmediğim.
Bu şahanenin,
 dengenin, 
hayatın imzası olduğunu isterim.

Ben kimim ki senin yanında
Sen kimsin ki benim yanımda
İnsan ne ki diğer insanın yanında
Meta mı ideayı doğurur, İdea mı metayı ?
Ne ki bunlar birbirilerinin yanında.

70-80 senelik bir ömürde meselelerimize, 
kavgalalarımıza, 
davamıza, 
bu dünyadan ardımıza baktığımızda
 kaz adımlarımızdan başka neyimiz kalacak.
Sen var gel sen ol. 
Ben varayım geleyim ben.
Ben Sen olmana sebep olayım, 
Sen Ben olmama hanımeli. 
Birbirimizin özgürlüğü olalım. 
Var mı ötesi.

Yalnızlıklarımızı damıtıp bu yaşamdan bir kenara bırakalım.
Onlar bir kenarda sevişsinler.
Biz başka kenarda uyuyalım. 
Dünyamızda gerçekten salt varolamayan "Özgürlük" halini 
bir çift duvar, 
bir çift eldiven, 
bir erguvan,
 bir reyhan, 
bir de dolma kalemle aşalım.

Meseleler, 
okunacaklar, 
dinlenecekler, 
gezilecekler, 
özlenecekler, 
anılacaklar, 
renklenicekler, 
falanlar filanlar topladım ben çokça işte.

Bir de yaşanılası bir meslek, 
bir yaşam filtresi algı, 
Çok değerli Dostlar 
benim sermayem 
Budur.

Dost'un yoksa, meselen yoksa,
 yanıma gelme.
Dostu olmayanın, meselesi olmayanın
 sevdiği de olamaz.


 İçimden geldiği gibi yazdım.
İlk defa böylesine dağınık bir yazı yazdım.
Toparlayacağım bunu.

Bıraktım dağınık kaldı.
E biraz da dağınıklığım toparlanacak zaten gelince.

Eşlerinin kaleminden ünlü şairler 

Biket İlhan: Attila'nın mırıldandığını duyduğumda dikkati dağılmasın diye ortada görünmez, çalışma odama kapanırdım. 20 yıllık beraberliğimiz boyunca da bunu yaşadım. Çünkü şiirlerini kendi kendine söyleyerek yazardı. Hiç bitmedi o mırıltılar.

 
 Zühal Tekkanat: Cemal Süreya'nın, tanığı olduğum kadarıyla şiir notları, rakam yazmaları, uykusu hep yarım yarımdı. Sayfaların üzerini yazar çizer, uyurken kalkıp notlar alırdı. Sürekli ayaktaydı.



Hadi, eyvallah.

29 Haziran 2012 Cuma

"Her canlı bir gün ölümü tadacaktır."

 "Her canlı bir gün ölümü tadacaktır."

Ne vurucu bir cümle üzerinde yorum yapmaya gerek yok.
Yazının omurgası şöyledir canım kardeşim:
  1. Ölüm ve Hayyam
  2. Agoni
  3.  Meral Okay ve vasiyeti
  4.    Krematoryum
  5.  18 bin liraya mezar yeri
  6.  Majdanek İmha Kampı
  7. Auschwitz-Birkenau
  8.  İngiltere’nin Redditch kenti belediye meclisi
  9. Giordano Bruno ve idamı
  10.  Ölüm özgürlüğü, yaşam özgürlüğü

Devam edelim Ömer Hayyam alıntımızla ve Fazıl bütünlememizle.
Isınalım biraz 'soğuk' konumuza.
Ölümü anlamaya çalışıp, yaşamı tecrübe etmek benim yöntemimdir.
Biraz işe yarıyor ve fakat bilemem Sizler nasıl bakarsınız bu değerlendirme biçimine.
Hadi, gel benimle.
Yaşamanın sırlarını bileydin
Ölümün sırlarını da çözerdin;
Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok:
Yarın, akılsız, neyi bileceksin?
 Ömer Hayyam


 Can bir şaraptır, insan onun destisi; 
Beden bir ney gibidir, kan o neyin sesi. 
Hayyam, bilir misin nedir bu ölümlü varlık:  
Hayal fenerinde bir ışık pırıltısı.
 
Ölümün hepimizin bildiği anlamının dışında bir de şöyle bir anlamı vardır.
Canlı varlıkların herhangi bir dokusunun canlılığını kaybetmesine de ölüm denir.
Her an, ölmekte ve doğmaktayız.

Biraz literatür bilgisi ardından bir kaç konuya bakış açım, nokta birleştirmeleri ya da dağınık bırakmalar falan filan derken bir yazının daha sonuna geleceğiz.

Ölümde, Agoni ismi verilen bir can çekişme devresi sözkonusudur.
  Bu devre, müzmin hastalıklarda uzun, ani ölümlerde ise kısa olur. 
Agoni devresi birkaç dakikadan, birkaç güne kadar uzayabilir.
 İlk önce görme, son olarak işitme duyusu kaybolur. 
Gözler yukarı ve dışa tavana bakıyormuş gibi bir hal alır, gözbebekleri genişler. 
Göz akı ve göz kenarlarında yapışkan bir sıvı toplanır.
 Göz parlaklığını kaybeder, arkaya doğru çöker. 
Refleksler ortadan kalkar. Alından soğuk iri taneli terle birlikte son bir gözyaşı damlası gelebilir, 
şahıs ağlıyor gibidir. 
Nabız oldukça zayıflar.
 Kalp sesleri güçlükle ve çok hafif duyulur, el ve ayaklar soğur, fakat şahsın iç harareti bazan 42-43° dereceye kadar yükselir. 
Salya, sümük, idrar, pislik, meni dışarı çıkar ve neticede ölüm husule gelir. 


Çok net. 
Çok sert.
Çok gerçek. 
İçerisinde çok atıfsal anlamlar ifade eden veriler var Agoni evresinin fakat, konu okadar gerçek ki. 
Hiç romantik bakamıyorum konuya. 
Buz keserken iç hararet falan. 
Aman aman.

Bir Usta'ya kulak verelim. Gel hadi canım kardeşim benim.

Hayatın bütün esrarını çözdüğün vakit ölümü arzularsın. Çünkü o da hayatın sırlarından biridir.
Halil Cibran


Ölümün evreleri, hali, yaşama yansımasından ziyade ölüm sonrası kişinin ne olacağına dair 
kişisel tercihli bir konuya değinelim. 
Gömülecekmiyiz, yakılacakmıyız, kartallara mı yedirileceğiz?
Kültürle değişen bir konu bu.
Yansıması güzel.
Bir, bana göre başarılı sanatçının yaşadığı durumla ilgili Yol'da olalım hadi.

 verdiği bir röportajda vasiyet niteliğinde nasıl gömülmek istediğini aktarmıştı.
Ünlü senarist yakılarak küllerinin suya atılmasını hayal etmişti. Söyleşi de aynen şunları aktarmıştı:
 “Beni yaksınlar, küllerimi de götürüp Gökova’ya bıraksınlar, yoksa kavanozda durayım, kütüphanede başköşede durayım gibi fetişlerim yok yani... Ne Budizme yakınım ne de İslama uzağım. Üstelik son derece inançlıyım. Ben sadece şunu savunuyorum: Öldükten sonra bedenimizle ne yapacağımız bizim tasarrufumuzda olmalı. Devletin değil! Kim nasıl karışabilir benim ölüm biçimime ve ritüelime? ‘Günahtır, ayıptır!’ gibi kavramlar bile sadece beni bağlar”

Vasiyet gibi bir şey mi?
Evet.. Üstelik yasal olarak hakkınız da var Türkiye’de fakat o yasa kullandırılmıyor. 1946’da çıkmış bu yasa. İstediğinde yakılma hakkın var. Ankara’da fırını bile var.
Bu kadar çalışkan bir İnsan için, yapılana bakalım bir de:

 Meral Okay’ın ölümünün ardından Yeni Akit gazetesinin gayri resmi sitesi Habervaktim’de yer alan haber çok büyük tepkilere neden oldu. İnternet sitesi, Meral Okay’ın ölümünü, “O kadın öldü. Kocasıyla aynı kaderi paylaştı” başlığıyla duyurdu.

Eşi Yaman Okay için Sezen Aksu'yla birlikte kaleme aldıkları “Şimal Yıldızı”
 Sen kalbimin efendisi
 Hayatımın kıymetlisi
 Hey uzun yol arkadaşım
 Şimal yıldızım, neredesin
 Nasıl havalandın
 Hasar almadan bu tufandan
 Bak ben yaralandım
 Kayıtsız şartsız adanmaktan
 Nasıl havalandın
 Hasar almadan bu tufandan
 Bak ben paralandım
 İmkansıza bağlanmaktan
 Git sereyim yoluna yeni serüvenleri
 Yakalım gitsin bütün nedenleri
 Son cümledeki anlam bütülüğü mükemmel, bence, algımca, yüreğimce.
 Güzel bir yazı, merak edenler için;
Biz konumuza devam edelim.

Krematoryum: Ölen kişinin yüksek sıcaklıklardaki yakıldığı yer. 
Kremasyon (ölü yakma işlemi) en azndan 20.000 yıl önceye dayanıyor.
Türkiye’de 1930 tarihinde çıkan umumi hıfzıssıhha kanununda ölülerin yakılmasını düzenleyen hükümler var. Bu kanun sonrasında da ülkemizde krematoryum açılmış.
Osmanlı'nın son zamanlarında İstanbul'da Anadolu Kavağı sınırları içinde "Tahaffuzhane" olarak adlandırılan ölülerin yakıldığı bir bina vardı. 
Cumhuriyet döneminde bu alan askeri bölge ilan edildi ve daha sonra harabe oldu. 
Bunun dışında , Atatürk'ün Zincirlikuyu Mezarlığı'nda yaptırdığı krematoryum, daha sonra geleneklerimize aykırı olduğu görüşüyle yıkıldı ve yerine, her boş alanı doldurmak için yaptığımız gibi, otopark yapıldı.
Canım Ülkem.

18 bin liraya mezar yeri. 
Aşiyan, Zincirlikuyu, Karacaahmet, Çengelköy ve Ulus'da mezarlık fiyatları 5 bin ila 18 bin lira arasında değişiyor.

 ölemsiz

'ne şeymiş bu, bu dünyadan ayrılmak
demir tarar gibisin bigün
gözlerin arkalarda deryaya açılmak? '
hadi bre gide gide dönmüşlüğüm
iyadesiz iyadeli tahütlüğüm
seni bilem gide koydum, gidi ölüm!
.
Can Yücel 

Güzel bir deneme:

 Ölü bedenin yakılması, sadece inançlar ve öldükten sonra kül olma isteğine dayanmıyor. 
Dünya, bunun dışındaki durumlarda da bedenlerin yakıldığını gördü. 
Ölü yakma kültürü dışında toplum açısından yüksek risk taşıyan ölüler de bu tip yerlerde yakılarak çevreye zarar vermeleri önleniyor. 
Bunun dışında Polonya'daki Majdanek İmha Kampı'nda Nazilerin gerçekleştirdiği "kitle ölüm" vakaları da var. Naziler daha randımanlı kitle cinayetleri için ölüm merkezleri kurdu. 
Temel olarak tutuklama ve çalışma merkezleri vazifesi gören toplama kamplarından farklı olarak, ölüm merkezleri adeta yalnızca "ölüm fabrikaları"ydı. 
Kamplara getirilen sürgünlerin hemen hepsi doğruca gaz odalarında (Sonderkommandos olarak bilinen özel çalışma timleri için seçilen çok az kişi hariç) ölüme gönderildiler.
 Majdanek Krematoryumu

 En büyük ölüm merkezi 1943 ilkbaharına kadar faal dört gaz odası (Zyklon B zehirli gazı kullanılan) bulunan Auschwitz-Birkenau'ydu. Sürgünlerin en yoğun olduğu zamanlarda, Polonya'da Auschwitz-Birkenau'da her gün 6.000'e kadar Yahudi gaza maruz bırakıldı.

 Auschwitz-Birkenau

Ne güzel ölüyor çiçek,,, 
öyle isterdim ölmek...
Necati Cumalı

“İngiltere’nin Redditch kenti belediye meclisi, tasarruf etmek için, ölülerin yakıldığı krematoryumdan gelecek enerjiyle havuzun ısıtılması teklifini kabul etti. Söz konusu yöntemin Avrupa’nın birçok yerinde kullanıldığını belirten Belediye Başkanı Carole Gandy, elektronik posta, mektup ve telefonla görüş belirtenlerin yaklaşık yüzde 80-90’ının projeye destek verdiğini kaydetti.”  Anadolu Ajansı, Şubat 2011
 
"Ten fanidir can ölmez, ölenler geri gelmez
ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil"
Yunus Emre

Ölümden ne korkarsın, korkma ebedi varsın..Yunus Emre

Giordano Bruno; Evrenin sonsuz ve eşdağalımlı olduğunu ve evrende, 
dünyadan başka birçok gezegenin bulunduğunu söyledi. 
Aykırı görüşler beslediği için 1600 yılında Roma Katolik Kilisesi'nin Engizisyon mahkemesinde yargılanıp sapkın ilan edildi ve Roma'da diri diri yakılarak idam edildi.

"Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım." Giordano Bruno


Ölüm özgürlüğü, yaşam özgürlüğü arasında gezindik durduk .
Şimdi bir video ile konuyu bağlayıp üzerine kelime etmeyeceğim.


Otelin merdivenlerinde kurtulmayı bekleyenlerden biri olan yazar Lütfi Kaleli sorar: 
“ Bunlar ikindi namazına gitmeyecekler mi?”...

Yanıt karikatür sanatçısı Asaf Koçak'tan gelir: 
“ Anlaşılıyor ki, bu namazı kaza ile eda edecekler.”


TEK YASAK

Özgürlüğün geldiği gün
O gün ölmek yasak!

Cemal SÜREYA

24 Haziran 2012 Pazar

Yalnız Bir Opera (Sanki Dokunulmazdı Çocukken Ağlamak)

Tadım yoksa, ben böyle yapıyorum. 
Açıyorum uzunca bir şiir. 
Kardeşimizin meselesine ortak oluyorum. 
İyi geliyor.
Öyleysen sana da gelir. 
Değilsen bir ara okursun. Ya da okumazsın.
Benim ne alakam olur ki kimin neyi okuyup okumadığından.
Sadri Alışık Abimizin Serseri filminde dediği gibi "Falanları filanları görüp 'Gidiyorum elveda.' diyeceğimiz" hayattan ceplerimize ne kadar falanlar filanler yükleyebiliriz ki zaten.
Herkes bir yandan bakmaya çalışıyor.
Ne güzel.
Gel ben nasıl baktım bugün ona bakalım.
Uzunca bir şiir ve  Sezen Aksu bestesini en has yorumdan dinleyerek Yol'da olalım.
 MODEL yorumunu da tavsiye ederim.
Başarı tesadüf değildir.
Kalite barındırır.
"Sanki Dokunulmazdı Çocukken Ağlamak,
 Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren"



Yalnız Bir Opera / Murathan Mungan

Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

İmrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.

Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, ratsgele bir ilişki
gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,
benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin.


Yaz başıydı gittiğinde.
Ardından, senin için üç lirik parça yazmaya karar vermiştim.
Kimsesiz bir yazdı.
Yoktun.
Kimsesizdim.
Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.


Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yüzündeki kuşkun kedere,
gür kirpiklerinin altından kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
çerçevesine sığmayan
munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu


Yaz başıydı gittiğinde.
Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti
Mayıs.
Seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
belki de ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
Yaz başıydı gittiğinde.
Bir aşkın ilk günleriydi daha.
Aşk mıydı,
değil miydi?
Bunu o günler kim bilebilirdi?
"Eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda.
Altına saat: 16.00 diye yazmıştın,
ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.

Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran
Zaman'ı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını


Gittin.
Koca bir yaz girdi aramıza.
Yaz ve getirdikleri.
Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı.
Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik kalmıştı.
Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza.
Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk.
Sanki ufacık birşey olsa birbirimizden kaçacaktık.

Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.

Gittin.şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.
Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.


Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
bir mektup,
bir kart,
birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
Bizden diyorum, ikimizden
Ne kalacak?

Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz.
Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada bir şey bulduğunda
neyi, ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi.
Artık hiçbir duygusunu anlamayan çocuklar gibi
Ve elbet biz de bu aşkla büyüyecek
Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz

Kış başlıyor sevgilim
hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
Bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
Oysa yapacak ne çok şey vardı
ve ne kadar az zaman
kış başlıyor sevgilim
iyi bak kendine
Gözlerindeki usul şefkati
teslim etme kimseye, hiçbir şeye
upuzun bir kış başlıyor sevgilim
ayrılığımızın kışı başlıyor
Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.


Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu
gelmeyen cümleler kurmak, camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak...

Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
içinizdeki ıssızlığı doldurmaz hiçbir oyun
para etmez kendinizi avutmak için bulduğunuz numaralar
Bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar, eşyalar
gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
çağrışımlarla ödeşemezsiniz
dışarıda hayat düşmandır size
içeride odalara sığamazken siz, kendiniz
Bir ayrılığın ilk günleridir daha
Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkla

Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
kulak verdiğiniz saatin tiktakları
kaplar tekin olmayan göğünüzü
geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
bakınıp dururken duvarlara
boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar
gibi
yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik
kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata
alınmaya
kendimizi hazırlar gibi
yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
ve kazanmış görünürken derinliğimizi
Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar


denemeseniz de, bilirsiniz
hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar


Bana Zamandan söz ediyorlar
Gelip size Zamandan söz ederler
Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden.
Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden.
Hepsini bilirsiniz zaten, bir ise yaramadığını bildiğiniz gibi.
Dahası onlar da bilirler. Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
öyle düşünürler.
Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden
karşılaşmak kolay değildir elbet. Kolay değildir bunlarla baş etmek,
uğruna içinizi öldürmek. Zaman alır.
Zaman
Alır sizden bunların yükünü
O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar
dibe çöker. Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. Bir
yerlerden
bulunup yeni mutluluklar edinilir.
O boşluk doldu sanırsınız
Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir

gün gelir bir gün
başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
o eski ağrı
ansızın geri teper.
Dilerim geri teper. Yoksa gerçekten
Bitmişsinizdir.

Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır, anlamları
önemi kavranır. Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini
kazanır. Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.

Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
Herşeye iyi gelen Zaman sizi kanatır


Ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
günlerin dökümünü yap
benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
kim bilebilir ikimizden başka?
sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
kendiliğindenliği
yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
bir düşün
emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
Bunlar da bir işe yaramadıysa
Demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda


Bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
solgun yollardan geçtim. Bakışımlı mevsimlerden
ikindi yağmurlarını bekleyen
yaz sonu hüzünlerinden
gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
geçti her çağın bitki örtüsünden
oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
bakarken dünyaya
yangınlarda bayındır kentler gibiyim:
çiçek adlarını ezberlemekten geldim
eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
unuttuklarını hatırlamaktan
uzak uzak yolları tarif etmekten
haydutluktan ve melankoliden
giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
Bütünlemeli çocuklarla geçti
gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.

Bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
yaram vardı. bir de sözcükler
sonra vaat edilmiş topraklar gibi
sayfalar ve günler
ışık istiyordu yalnızlığım
Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
İlerledikçe... Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü
daha şiir bitmeden. Karardı dizeler.
Aşk... Bitti. Soldu şiir.
Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden


Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
Aşk yalnız bir operadır, biliyordum: Operada bir gece
uyudum, hiç uyanmadım.
barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
eksiliyorduk
mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
her otelde biraz eksilip, biraz artarak
yani çoğalarak
tahvil ve senetlerini intiharla değiştirenlerin
birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
ağır ve acı tanıklıklardan
geçerek geldim. Terli ve kirliydim.
Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
ve açık hayatları seviyordu.
Buraya gelirken
uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
panayır yerleri... panayır yerleri...
ölü kelebekler... ölü kelebekler...
sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
Adım onların adının yanına yazılmasın diye
acı çekecek yerlerimi yok etmeden
acıyla baş etmeyi öğrendim.
Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?

ipek yollarında kuzey yıldızı
aşkın kuzey yıldızı
sanırsın durduğun yerde
ya da yol üstündedir
oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı

Aşkın Bir Yolu Vardır
Her yaşta başka türlü geçilen
Aşkın Bir Yolu Vardır
Her yaşta birazgecikilen
gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
gözlerim
aşkın kuzey yıldızıdır bu
yazları daha iyi görülen
Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
ilerlerim
zamanla anlarsın bu bir yanılsama
ölü şairlerin imgelerinden kalma
Sen de değilsin. O da değil
Kuzey yıldızı daha uzakta
yeniden yollara düşerler
düşerim
bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
yaşamsa yerli yerinde
yerli yerinde her şey

şimdi her şey doludizgin ve çoğul
şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
şimdi her şey yeniden
yüreğim, o eski aşk kalesi
yepyeni bir mazi yarattı sözüklerin gücünden


Dönüp ardıma bakıyorum
Yoksun sen
Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren




15 Haziran 2012 Cuma

Mammon ve Tanrı

Merhabalar Canım benim.

En baştan söyleyeyim.
Para maddesine, satın alma gücü olarak bakmak her zaman yaşamı daha nitelikli kılıyor diye düşünüyorum.
Yani ben öyle değerlendiriyorum.
Farklı değerlendirmelerin yapılacağı bu yazı içerisindeki bakış açımı belirteyim de zaten kafa biraz bulanacak.
Biraz teori içerikli, biraz şehir efsanesi ve biraz paranoyak çokça da bizden olan bir derleme olacak.

Yazının omurgası şöyledir canım kardeşim:
  1. Yazıya girişmeme temel olan bakış açımdan söz edeceğim
  2. Ülkemizde gerçekleşen ironik-acı bir olay
  3.  Shakespeare Atinalı Timon
  4.    Bir iş adamının çok beğendiğim yazısı
  5.  Karl Marx’ın 1844 ekonomik felsefi elyazmaları
  6.  Para hakkında
  7. ELEKTRONiK PARA
  8.  Bundan 1400 yıl önceden bir şairin Para hakkında şiiri
  9. Maymunlarla, insan davranışlarını çözümleyen bir deney
  10.  Kızıldereli şef Seatle
  11. Küçük yorumum
 

Yazıya girişmeme temel olan bakış açım:

George Bernard Shaw der ki; "Parayı köleniz yapın, yoksa efendiniz olur."

“Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Tanrı’ya hem de mammona kulluk edemezsiniz!”
(Matta: 6/24, Luka: 12/33-36, 16/13).
 Mammon’un mitolojiye göre Para Tanrısı olduğundan da bahsedilir.

Birde cenazelerde Okuyan Hocanın para için beklemesi,
"Mevlütlerde ne kadar ister Hoca?" diye geçen sohbetlerde vardır hani.
Hediye diye bakıldığında güzel, ücret olarak bakıldığında biraz samimiyetsiz gelen bu eylem şahsım adına çok düşündürücüdür.
İpin ucudur.
Tutsan alır gider baya.

‹‹Hiçbir uşak iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Tanrıya, hem paraya kulluk edemezsiniz.››
Lucas 16:13
‹‹Hiçbir uşak iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Tanrıya, hem paraya kulluk edemezsiniz.››
Lucas 16:

Ülkemizde gerçekleşen ironik-acı bir olay:


 Evi yanarken Parasını Kur'anın içerisine saklayan adamın hali ne ironiktir.
Çok acı bir olay, düşmanımın başına gelsin istemem ama ben başka tarafını değerlendirmek istiyorum konunun.
 Videoda 4:40 ve sonrasına dikkatinizi çekmek isterim.
 'Köylü kadınlar yanan Kuran-ı Kerim'in sayfalarını tek tek ayırarak para aradılar.'
Çalanın onu ellememesi, Yangından ilk kurtarılacağın inancının simgesinden ziyade yaşamak için ihtiyacı olduğu miktarın olması düşündürücüdür.


Bu sarı köle
bağlayan ve çözendir dinleri, kutsayan günahkarı;
yıllanmış cüzzamı arzulanır, hırsızı yerli kılar
ve ünvan, saygı ve övgü bahşeder ona
oturtur senatörlerle yan yana: odur
kocamış dulu yeni gelin eden;
yarası mikrop kapmış hastayı süsleyip püsleyip
ilkyaza inandıran. defol, lanet olası maden
insanlığın orta malı orospusu, sen,
ulusların bozgununa sebep olan

Shakespeare Atinalı Timon

Bir iş adamının çok beğendiğim yazısı:


“Universitelerde yaptigim soylesilerde, bana en cok PARA hakkinda sorular sorulur.
Herhalde isadami oldugum icin…
Ben, “Paranin iki kisiligi vardir” derim.
Birincisi; para bir degiş tokus aracidir.
Para verip yiyecek, giyecek, ev bark hatta saglik alabilirsiniz.
Ikincisi; para ile gelecek korkusunu yenersiniz.
“Yasliligimda caresiz, muhtas perisan kalmam, cunku kotu gunler icin parami bir kenara ayirdim” dersiniz.
Ama para otesi, yani para-ustu bir konu daha vardir.
Bunu parayla satin alamazsiniz.
Bunun adi ZEVK ve KEYIFTIR.
Zevk almak, keyif duymak ancak KULTUR ile mumkundur.
Resimden zevk almak icin sergiler bedava, muzik icin kaset ve diskler uc otuz para.
Ayrica konserler de pahali degil. Sinemalar hamburger fiyatina.
Ask ve sevgi zaten bedelsizdir…
Gunesin batisindan, denizin hisirtisindan ya da
bir satranc oyunundan zevk alabiliyorsaniz, kalenizle bedavaya sah cekebilirsiniz…
Gunesi kac paraya batirabilirsiniz ?
Denizi hisirdatmanin bedeli nedir ?
Yasliliginiz icin biriktireceginiz kotu gun parasi kadar, belki ondan da onemli olan bu zevkler ve mutluluklardir.
Bunlara sahip olmak ancak kulturle mumkundur…
Para kazanmaya emek verdiginiz kadar kultur edinmeye emek verin.
Ister yasli olun ister genc…
Yasinizla barisik degilseniz ihtiyarsiniz demektir.
Cok genc olen yaslilar oldugu gibi ihtiyar doganlar da vardir…
Yaslilar olume daha yakin derler ama olum nufus kagidi sormuyor.
Simdi ki tutkulu projem, bir ceviz ormani yetistirmektir.
Fidanlari dikmeye basladim bile.
Ceviz fidani 8 yil sonra agac olup ceviz verirmis.
Simdi 76 yasindayim yani 84 yasimda ceviz kiracagim.

Bu kez KENDI CEVIZLERIMI…

Ishak ALATON

Why is everybody so serious!
 It’s not about the money, money, money
 We don’t need your money, money, money
 We just wanna make the world dance,
 Forget about the Price Tag

  Beni insani yaşama bağlayan, toplumu bana bağlayan, beni doğa ve insanlarla bağlayan bağ para ise, tüm bağların bağı değil mi para? tüm bağları çözüp bağlayamaz mı? bu yüzden o evrensel ayırma aracı değil midir?
 Karl Marx’ın 1844 ekonomik felsefi elyazmaları 


  Para hakkında

 Tarihteki ilk madeni para basımı I.Ö. VII. yy' da Anadolu' da Lidyalılar tarafından gerçekleştirildi. Dünyanın ilk büyük darphanesi Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul Simkeşhane' de kuruldu. M.Ö. 118 yılında deri para kullanan Çinliler, M.S. 806 yılında da ilk kağıt icat parayı yaptılar. Batıda kağıt paraların basılması ve kullanılması 17. yy sonlarına rastlıyor. İlk kağıt icat para'nın 1690' lı yıllarda ABD ve İngiltere hükümetleri tarafından basıldığı ve dolaşıma çıkarıldığı, 1694 yılında İngiliz Merkez Bankası ve diğer ülke merkez bankalarının kurulması ile de yaygınlaştığı biliniyor.

 Karl Menger bu konuda iyidir tavsiye ederim.
Şimdi gelelim günümüze;

 ELEKTRONiK PARA

 In fact, economists estimate that only 8 percent of the world's currency exists as physical cash.

Merakınız var ve canınız isterse tıklayın.
Yoksa geçiverin bu bölümü canım benim.
ELEKTRONi K PARA VE MERKEZ BANKACILIĞI
http://www.tcmb.gov.tr/kutuphane/TURKCE/tezler/suleseneltabak.pdf

 ELECTRONIC MONEY IN 2000’S
http://web.firat.edu.tr/sosyalbil/dergi/arsiv/cilt14/sayi1/157-164.pdf

 One of the main goals of the new world order is to put... devamı alttaki linkte.
Ne demek istediğimi anlayan anlamıştır zaten.
 http://canadianawareness.org/2012/04/electronic-currency-cashless-society-coming-to-canada/


 Garip işler bunlar.


Sorunlarımız bize, çağımıza özel değildir. 
Bunun örneğini bundan 1400 yıl önceden bir şairin kalemiyle veriyorum.

 Şeref, namus, erdemlilik
bugün bundan söz etmek neye yarar
gözü kör olasıcı
bir maden parçası yüzünden
ana, baba, eş, dost bir yana bırakılıyor
para daha da kötüsünü yaptı
aşkı da öldürdü.

Anekreon 



 Maymunlarla, insan davranışlarını çözümleyen şu deneye bir göz atalım. Uzun ama keyifli.


Keith Chen, Yale Üniversitesi'nde Ekonomi bölümünde görev yapan bir profesör. Keith Chen'in araştırması,
maymunlara, para kullanmayı öğretmek ve bunun sayesinde topladığı bilgileri, bizlerin yani insanların, para ile olan ilişkisini karşılaştırıp, çeşitli sonuçlar çıkarmak.
Araştırma, Yale Üniversitesinin maymun laboratuarında başlıyor.
Bu laboratuarda 7 adet capuchin maymunları, bir ana ve birçok küçük deney kafeslerinde, para kullanmayı öğreniyorlar.
Para olarak, gümüş renkli, somun kullanılıyor. süreç gayet basit.
Ana kafesten bir maymun alınıp, deney kafesine koyuluyor. bu maymuna para adını verdikleri somun veriliyor. Maymun öncellikle bu somunu kokluyor, ağzına götürüyor.
Bu aşamada bir tepsi içinde çeşitli yiyecekler getiriliyor: Elma, üzüm ve jell-o. amaç, bu 7 maymunun
her birinin sevdiği yiyecek türünü bulmak ve bu yiyeceği elde etmek için parayı kullanmalarını sağlamak. Deney kafesindeki maymun elmayı seçiyor.

Araştırmacılar, maymuna elmayı vermeden önce, elinden parayı alıp, maymuna yiyeceği veriyorlar. Bu süreç haftalarca sürüyor ve maymunlar birkaç hafta sonra, ellerindeki somunun yani paranın gücünü anlamaya başlıyorlar.
Araştırmacılar, en çok tercih edilen yiyeceği öğrendikten sonra, yeni bir süreç başlıyor: fiyatlandırma.
Bu yeni süreçteki amaç, maymunların, biz insanlar gibi rasyonel kararlar verip vermediğini bulabilmek. Böylece araştırmacılar, birçok maymunun tercihi olan jell-o'nun fiyatını iki somun, elmanın fiyatını yarım somun ve üzümün fiyatını ise bir somun yapıyorlar. Buldukları sonuç ise gerçekten ilginç.
Maymunlar, deney sırasında, biz insanlar gibi para harcama konusunda çoğu zaman rasyonel
davranıyorlar.
Parasını, en çok yiyecek alabileceği şekilde harcamaya başlıyorlar. maymunlar, 1 somun verip, 2 dilim elma almayı, fiyatı 2 somun olan bir
adet jell-o'ya tercih etmeye başlıyor.

Buraya kadar her şey güzel!
Günlerden bir gün, yine ana kafesten, deney kafesine alınan maymun, deney kafesindeki bir tepsi içinde bulunan 12 somunu görüp, aniden çılgına dönüyor. paraların bulunduğu tepsiyi kapıp, ana kafese
fırlatıyor ve kendisini de ana kafese atıyor.
Ana kafesteki bütün maymunlar bir anda gökten para yağdığını görüp, yere düşen paraları kapışmaya başlıyorlar.
Levitt, bunu yazısında maymun tarihinde gerçeklesen ilk "banka soygunu"(maymunun tepsiyi çalması) ve "hapishane kaçışı" (maymunun deney kafesinden, ana kafese kaçışı) olarak tanımlıyor.

Bütün bu kaos içinde araştırmacılar, ana kafesteki maymunlardan parayı geri almaya çalışıyor. Olay biraz yatıştığı bir anda Keith Chen, hiç görmemeyi tercih ettiğini söylediği bir olaya şahit oluyor:
Erkek maymunlardan biri, dişi maymunlardan birine yaklaşıp, ona elinde bulunan somunlardan birini veriyor ve bunun karşılığında dişi maymun, erkek maymunun seks teklifini kabul ediyor!
İşin ilginç yanı bu iki maymunun "işi" bittikten sonra, dişi maymun "kazandığı" parayı araştırmacıya getirip, bununla üzüm almaya çalışıyor. chen, bu olayı maymun tarihindeki ilk " fuhuş" olarak
tanımlıyor.

Üniversitenin araştırma etik bölümü, maymunlar üzerinde yapılan para araştırmasının, maymunların yaşam koşulunu, değerlerini ve gündelik yaşamlarını
tamamen değiştirdiği ve zedelediği gerekçesiyle, araştırmayı iptal edip, maymunlara para verilmesini yasaklıyor.

detaylar ve orjinal makale için:
http://www.som.yale.edu/.../articles/nyt%206_5_05.pdf
Heredot'a göre M.Ö. 687'de Lidyalı erkekler ile fahişeler arasındaki yoğunluk sonucu kullanılmaya başlanmış. bir iddia tabii ki, sadece.

Garip.

Dağınık kalsın, bitiriyorum.

Kızıldereli şef Seatle'nin birzamanlar söylediği bir söz;

Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenilemeyen bir şey olduğunu anlayacak!’

Kendime Öğüt:
Cebindeki paraya göre yaşama, yaşamak istediklerine göre para kazan.

Theres no money
theres no possessions
Only obsession
I dont need that shit
Take my money take my obsession


Para Mübadele aracı değildir bence artık, başkalaşmıştır.
Öyle olsa şunun cevabını verebilirdik.


Dünya'da ülkeler bir yerlere borçlanıyor.
Dünyadaki tüm kazançlar borçlara eşitmidir?
Dünya kime karşı zarar ediyor?
Peki bu fark nerede.
Kim'e borçlu Tüm 'İnsanlık'

“Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Tanrı’ya hem de mammona kulluk edemezsiniz!”
(Matta: 6/24, Luka: 12/33-36, 16/13).

Kalın  Sağlıcakla.

14 Haziran 2012 Perşembe

Ay Karanlık Ahmed Arif Usta Uyanmıyo!

Canım hiç karalamak istemiyor kardeşim.
Canım,
 benim,
 hiç.
3 video,
 1 şiir.
Kelime yok bugün.
Gel.
Yürüyelim.


Yüreğimde çok farklı bir yeri olan Usta: Ahmed Arif


AY KARANLIK

Maviye/Maviye çalar gözlerin,
Yangın mavisine/Rüzgarda asi,
Körsem/Senden gayrısına yoksam
Bozuksam/Can benim, düş benim,
Ellere nesi?
Hadi gel,
Ay karanlık...
İtten aç/Yılandan çıplak,
Vurgun ve bela
Gelip durmuşsam kapına
Var mı ki doymazlığım?
İlle de ille/Sevmelerim,
Sevmelerim gibisi?
Oturmuş yazıcılar
Fermanım yazar
N'olur gel,
Ay karanlık...
Dört yanım puşt zulası,
Dost yüzlü,
Dost gülücüklü
Cıgaramdan yanar.
Alnım öperler,
Suskun, hayın, çıyansı.
Dört yanım puşt zulası,
Dönerim dönerim çıkmaz.
En leylim gecede ölesim tutmuş
Etme gel,
Ay karanlık... 

  Yazar : AHMED ARİF




Uyanmıyo ya.

Eyüp kardeşim ve yürek sızısı

Uzun zamandır blogumda yazmıyorum. Ne düzenlemesine, ne imlasına ne de tasarımlarına dikkat ettiğim bir yazı olacak bu. Beni çok etkileyen ...