Önceki yazılarda da dediğim gibi Size bir şeyler anlatabileceğimin değil düşündürtebileceğimin haddindeyim.
Bu karalamada şunu yapacağız.
Teker teker videoları izleyeceğimiz için biraz zamanınızı alabilir.
Bildiğiniz eserler olabilir. Fakat ne demek istediğimi anlamak isterseniz eğer, erinmeyin derim.
Kelimesizliği ve hislerin evrenselliğinden daha önce konuşmuştuk, daha da konuşuruz.
Şimdi biraz müzik dinleyelim.
Hadi, gel benimle.
Oropa ardzo arti varen
Çkim iveri nçari çkvaşa
Miordini miçkutu do
Goytiroku ma si çkvaşa
Miordini miçkutu do
Didou do na ni na
Mezar arasında harman olur mu?
Müzeyyen Senar.
İtalyan Rai-1 televizyonunun çocuk şarkıları yarışmasında (zecchino
d'oro) 2. olan Zülfü Livaneli'nin "Ey Özgürlük" şarkısının versiyonu.
Ne varsa buğusu genzi yakan,
Ekmek gibi, aşk gibi,
Ah, ne varsa güzellikten yana,
Bölüştüm, büyümüştüm.
Bu ne yaman çelişki anne,
Bu ne yaman çelişki anne,
"Kurtlar sofrasına" düştüm..
Hani benim gençliğim anne?
Hiçbir hesabımız yoktu kimseyle.
Hiçbir aykırı yanımız,
Hiçbir yalanımız...
Gözüm yaşarıyor,
Yüreğim kanıyor...
Olmasaydı sonumuz böyle!..
Attila İlhan, ülkemde soluksuzca ve tüm benliğimle "aydın" kelimesini kullanabileceğim tek insandır.
Türkiyenin siyasi geçmişini, demokrasi sürecini,
Fransa yıllarından çözümleyerek gelebilen bir büyük Usta'dan bahsediyoruz burada.
Ve bu 2 kişinin irtibatı beni hep düşündürmüştür.
Eğer kendi fikrinizi ortaya çıkartmak istiyorsanız.
Fikrine güvendiğiniz iki kişiyi karşılaştırın.
İşte o arada sizin salt, kendi düşünceniz beliriverir.
Pek tabiki burası,, benim kişisel çıkarımlarımdan ziyade bakış açısı yaratabilecek,
sekilecek taşlarımızı dizdiğim bir ortam olduğu için
yine çözümü Sizin kişisel zihin, yürek kıvrımlarınıza bırakıyorum.
Çok uzundur zamanınız olduğunda okuyun derim ama, çok iyi. Çok. http://www.ahmetkaya.biz/haber/attila-ilhan-ile-roportaj-117h.html
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
Bir fidandım derildim
Fırtınaydım duruldum
Yoruldum çok yoruldum
Siz benim neler çektiğimi
Nereden bileceksiniz
Siz benim kime küstüğümü
Nereden bileceksiniz.
Peki kaçımız biliriz o içimize işleyen sözlerin nasıl yazıldığını ve bestelendiğini?
İşte Can Dündar'ın kaleminden ''O Mahur Beste''nin hikayesi.
Taksim'de Cafe Pandrossa'da buluşmuş üçü: Attilâ İlhan, Ahmet Kaya ve Gülten Kaya...
Pandrossa, Şair'in vazgeçilmez mekânı o sıralar...
Ahmet Kaya'nın, -İlhan'ın deyimiyle "o deli kara çocuk"un- elinde bir kaset... Kasette yeni bir şarkı:
"Mahur..."
Yine Şair'e haber vermeden bestelemiş şiirini...
"Böyle bir Sevmek"te, "Yangın Gecesi"nde "Cinayet Saati"nde, "Jilet Yiyen Kız"da yaptığı gibi...
Sonra da eşi Gülten'e ricacı olmuş yine:
"Attila Bey seni benden daha çok seviyor. Dolayısıyla Usta'ya şarkının haberini vermek yine sana düşüyor".
Gülten çevirmiş telefonu... Ertesi güne randevulaşmışlar.
Şiir, bir tablo gibi önlerinde duruyor:
"şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
o mahur beste çalar müjgan'la ben ağlaşırız
gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız
o mahur beste çalar müjgan'la ben ağlaşırız".
Ahmet Kaya lafa girmeden Attilâ İlhan, "Dur ben sana bu şiiri nasıl yazdım onu anlatayım" demiş:
"12 Mart sonrasının kahır günleriydi. Bir sabah radyoda duyduk ağır haberi: Deniz'lere kıymışlardı. Karşıyaka'dan İzmir'e geçmek için vapura bindim. Deniz bulanıktı; simsiyah, alçalmış bir gökyüzünün altında hırçın, çalkantılı... Acı bir yel esintisinin ortasında aklıma düştü ilk mısra... Vapurda sessiz bir köşe bulup yüksek sesle tekrarladım. Vapurdan indikten sonra da rıhtım boyunca bu ilk mısraları tekrarlayarak yürüdüm".
"bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
gittiler akşam olmadan ortalık karardı".
O anlattıkça ıslanmış kirpikleri Gülten'le Ahmet'in...
Bir kadın ismi sandıkları Müjgan'ın eski dilde "kirpik" anlamına geldiğini orada öğrenmişler. Şair'in "müjganla ağlaşmak"tan kastını da orada çözmüşler.
"Mahur", Ahmet Kaya'nın en sevilen şarkılarından biri oldu sonradan...
Hayat bazen 2:00 dk için yaşanır.
Beyaz'ın bakışları, konuşmaları falan hiç umursamayın.
Müjganla ben ağlaşırız.
Söz: Attilâ İlhan
Müzik: Ahmet Kaya
Eyvallah.
-Mahur, Klasik Türk Musikisinde bir makam. *Attila İlhan, Ahmet Kaya'yı böyle tanımlarmış...
Merhabalar canım kardeşim, bu karalamada kendime bir güzellik yapıp Ankara'ya gidişimin bendeki yansımalarından bahsedeceğim.
Yol hikayesi yazmak taraftarı değilimdir pek.
Okumam da.
Banane gezdiğinden derim, yazana.
Ama benim için önemi olan durumlar vardı.
Hadi gel benimle.
Pek canın sıkılmaz diye umuyorum.
İlk defa bir anı yazısı olacak.
Sıkılırsa da bakarsın ayarına, sağ çapraza tıklayıverirsin.
İlk bu dizelerle başladım yokuşu tırmanmaya...
Ardından samimi bir oda arkadaşı ve yavaş yavaş tanışılan 'farkındalığı yüksek' iyi insanlar.
Başkentimizle ilgili kendi kendime fısıldadığım ilk yorumum:
Olgun bir şehir Ankara.
2. gün Nazım Hikmet Kültür Merkezi Piraye kafede biraz zaman geçirdikten sonra meselelerime dönüyorum. Yolda şöyle bir Beyaz Tahtayla karşılaşıyorum.
Bu bir kafe önü.
Ne güzel yüreğin var a canım benim.
Ellerine sağlık.
Keyfim büyük.
Odama dönüyorum. 5 dakikada karar verip rakı içmeye çıkıyoruz.
Ankarada rakı içmek, heyecanlanıyorum nedense.
Mekana gidiyoruz. Yüreği güzel bir kardeşimiz, mekan tenhalaşınca yanımıza geliyor ve başlıyor türkü söylemeye.
Tunalı Hilmi caddesinde "Sultana Turca" mekanın adı.
Kardeşim Tuna başlıyor.
Alıp götürüyor beni.
Aklımda şu türkü kalıyor geceden, huzurumu anlatamam.
Güzel yürekli insanlar tanıdım dahasında da, pek girmeyeceğim o konuya.
Tutarlılıklarımız gösterecek halimiz nicedir.
Benden Size yüreğim genişliğince "Selam olsun." bu yazıyı okumasanız da.
Kabak çiçeği dolması’nı yapabilen kişi ise: Sabah’ın güzelliği
ile gelen bahardır ömrüme.
Ben hayattan sadece 2 dolma bi bahar istiyorum. )
Evleneceğim güzellik, hardallı salata yapmasını iyi
biliyorum. Öptüm, görüşürüz.
Evleneceğim güzellik, karidesi taze taze haşlamasını, temizlemesini
(Hem Antik Yunan soslusunu hem de güvecini) yapmasını iyi
biliyorum.
Ama hardallı
salatayla ikisini beraber aynı gecede yapmam.
Dostlarıma 18. senemizde nasip
oldu.
Biz'e de öylesi olur artık.
Öptüm, görüşürüz.
Evleneceğim güzellik, yoğurtlu semizotunun en şahanesini
yapmayı iyi bil tamam, öptüm görüşürüz.
Evleneceğim güzellik, canım midye dolma istediğinde''Ama onları çok sağlıksız ortamda yapılıyorlar, vazgeçelim
şu alışkanlığımızdan yada alışkanlğından'' demek yerine''Bugün Biralarımızı Enginar dolmasıyla yemeyi deneyelim
mi?'' gibi etkin, şaşırtıcı, keşfedici çözümlerle gelelim birbirimize tamam. Öptüm,görüşürüz
Evleneceğim güzellik, kendi ellerimle hazırladığım meyveli yoğurdu (böğürtlenli
şeftalili falan) kullanmadığım elimle yemeye çalışarak diğer lobumu
çalıştırmaya çalışırken üzerime döküyor olabilirim çokça, çocukluğumu anımsamak
istiyor da olabilirim. Ve fakat; durum böyleyken 'Neden hep üzerine döküyorsun?'
gibi içimdeki çocuğu küstüren davranışlarda bulunmayalım birbirimize olur mu? Öptüm, görüşürüz.
Evleneceğim güzellik, Birbirimize uzanırken kitapta okuyabiliriz, dinleyebiliriz de dünyamıza dair diğer sesten şahane
kelimeleri ama yanyana kitap gibi sessiz kalıpta birbirimizi okuduğumuz zamanlarımızı, geleceğe dair özlemliyorum ben. Bunu bilelim de yaşayalım tamam.
Öptüm,görüşürüz
Bunların hepsi şekerlemeler.
Ben karşımda hayata meydan okumuş bir kişilik isterim.
Hayatla uyumunu bulmuş bir "Benlik" isterim.
Benim istediğim de nedir ki.
Benim ne istediğimi umursamayan, kendi istediği için "Öyle" olan.
Öylesini bile bilemediğim.
Bilmediğim bir Doğa isterim.
Şu an kiminle konuştuğumu bilmediğim.
Bu şahanenin,
dengenin,
hayatın imzası olduğunu isterim.
Ben kimim ki senin yanında
Sen kimsin ki benim yanımda
İnsan ne ki diğer insanın yanında
Meta mı ideayı doğurur, İdea mı metayı ?
Ne ki bunlar birbirilerinin yanında.
70-80 senelik bir ömürde meselelerimize,
kavgalalarımıza,
davamıza,
bu dünyadan ardımıza baktığımızda
kaz adımlarımızdan başka neyimiz kalacak.
Sen var gel sen ol.
Ben varayım geleyim ben.
Ben Sen olmana sebep olayım,
Sen Ben olmama hanımeli.
Birbirimizin özgürlüğü olalım.
Var mı ötesi.
Yalnızlıklarımızı damıtıp bu yaşamdan bir kenara bırakalım.
Onlar bir kenarda sevişsinler.
Biz başka kenarda uyuyalım.
Dünyamızda gerçekten salt varolamayan "Özgürlük" halini
bir çift duvar,
bir çift eldiven,
bir erguvan,
bir reyhan,
bir de dolma kalemle aşalım.
Meseleler,
okunacaklar,
dinlenecekler,
gezilecekler,
özlenecekler,
anılacaklar,
renklenicekler,
falanlar filanlar topladım ben çokça işte.
Bir de yaşanılası bir meslek,
bir yaşam filtresi algı,
Çok değerli Dostlar
benim sermayem
Budur.
Dost'un yoksa, meselen yoksa,
yanıma gelme.
Dostu olmayanın, meselesi olmayanın
sevdiği de olamaz.
İçimden geldiği gibi yazdım.
İlk defa böylesine dağınık bir yazı yazdım.
Toparlayacağım bunu.
Bıraktım dağınık kaldı.
E biraz da dağınıklığım toparlanacak zaten gelince.
Eşlerinin kaleminden ünlü şairler
Biket İlhan: Attila'nın mırıldandığını duyduğumda dikkati dağılmasın
diye ortada görünmez, çalışma odama kapanırdım. 20 yıllık beraberliğimiz
boyunca da bunu yaşadım. Çünkü şiirlerini kendi kendine söyleyerek
yazardı. Hiç bitmedi o mırıltılar.
Zühal Tekkanat: Cemal Süreya'nın, tanığı olduğum kadarıyla şiir notları,
rakam yazmaları, uykusu hep yarım yarımdı. Sayfaların üzerini yazar
çizer, uyurken kalkıp notlar alırdı. Sürekli ayaktaydı.
Ölümün hepimizin bildiği anlamının dışında bir de şöyle bir anlamı vardır.
Canlı varlıkların herhangi bir dokusunun canlılığını kaybetmesine de ölüm denir.
Her an, ölmekte ve doğmaktayız.
Biraz literatür bilgisi ardından bir kaç konuya bakış açım, nokta birleştirmeleri ya da dağınık bırakmalar falan filan derken bir yazının daha sonuna geleceğiz.
Ölümde, Agoni ismi verilen bir can çekişme devresi sözkonusudur.
Bu devre, müzmin hastalıklarda uzun, ani ölümlerde ise kısa olur.
Agoni devresi birkaç dakikadan, birkaç güne kadar uzayabilir.
İlk önce görme, son olarak işitme duyusu kaybolur.
Gözler yukarı ve
dışa tavana bakıyormuş gibi bir hal alır, gözbebekleri genişler.
Göz
akı ve göz kenarlarında yapışkan bir sıvı toplanır.
Göz parlaklığını
kaybeder, arkaya doğru çöker.
Refleksler ortadan kalkar. Alından soğuk
iri taneli terle birlikte son bir gözyaşı damlası gelebilir,
şahıs ağlıyor gibidir.
Nabız oldukça zayıflar.
Kalp sesleri güçlükle ve çok hafif duyulur, el ve ayaklar soğur, fakat şahsın iç harareti bazan 42-43° dereceye kadar yükselir.
Salya, sümük, idrar, pislik, meni dışarı çıkar ve neticede ölüm husule gelir.
Çok net.
Çok sert.
Çok gerçek.
İçerisinde çok atıfsal anlamlar ifade eden veriler var Agoni evresinin fakat, konu okadar gerçek ki.
Hiç romantik bakamıyorum konuya.
Buz keserken iç hararet falan.
Aman aman.
Bir Usta'ya kulak verelim. Gel hadi canım kardeşim benim.
Hayatın bütün esrarını çözdüğün vakit ölümü arzularsın. Çünkü o da hayatın sırlarından biridir.
Halil Cibran
Ölümün evreleri, hali, yaşama yansımasından ziyade ölüm sonrası kişinin ne olacağına dair
verdiği bir röportajda vasiyet niteliğinde nasıl gömülmek istediğini aktarmıştı.
Ünlü senarist yakılarak küllerinin suya atılmasını hayal etmişti. Söyleşi de aynen şunları aktarmıştı:
“Beni
yaksınlar, küllerimi de götürüp Gökova’ya bıraksınlar, yoksa kavanozda
durayım, kütüphanede başköşede durayım gibi fetişlerim yok yani... Ne
Budizme yakınım ne de İslama uzağım. Üstelik son derece inançlıyım. Ben
sadece şunu savunuyorum: Öldükten sonra bedenimizle ne yapacağımız bizim
tasarrufumuzda olmalı. Devletin değil! Kim nasıl karışabilir benim ölüm
biçimime ve ritüelime? ‘Günahtır, ayıptır!’ gibi kavramlar bile sadece
beni bağlar”
Vasiyet gibi bir şey mi?
Evet.. Üstelik yasal olarak hakkınız da var Türkiye’de fakat o yasa
kullandırılmıyor. 1946’da çıkmış bu yasa. İstediğinde yakılma hakkın
var. Ankara’da fırını bile var.
Bu kadar çalışkan bir İnsan için, yapılana bakalım bir de:
Meral
Okay’ın ölümünün ardından Yeni Akit gazetesinin gayri resmi sitesi
Habervaktim’de yer alan haber çok büyük tepkilere neden oldu. İnternet
sitesi, Meral Okay’ın ölümünü, “O kadın öldü. Kocasıyla aynı kaderi
paylaştı” başlığıyla duyurdu.
Eşi Yaman Okay için Sezen Aksu'yla birlikte kaleme aldıkları “Şimal Yıldızı”
Sen kalbimin efendisi
Hayatımın kıymetlisi
Hey uzun yol arkadaşım
Şimal yıldızım, neredesin
Nasıl havalandın
Hasar almadan bu tufandan
Bak ben yaralandım
Kayıtsız şartsız adanmaktan
Nasıl havalandın
Hasar almadan bu tufandan
Bak ben paralandım
İmkansıza bağlanmaktan
Git sereyim yoluna yeni serüvenleri
Yakalım gitsin bütün nedenleri
Son cümledeki anlam bütülüğü mükemmel, bence, algımca, yüreğimce.
Krematoryum: Ölen kişinin yüksek sıcaklıklardaki yakıldığı yer.
Kremasyon (ölü yakma işlemi) en azndan 20.000 yıl önceye dayanıyor.
Türkiye’de 1930 tarihinde çıkan umumi hıfzıssıhha kanununda ölülerin
yakılmasını düzenleyen hükümler var. Bu kanun sonrasında da ülkemizde
krematoryum açılmış.
Osmanlı'nın son zamanlarında İstanbul'da Anadolu Kavağı sınırları
içinde "Tahaffuzhane" olarak adlandırılan ölülerin yakıldığı bir bina
vardı.
Cumhuriyet döneminde bu alan askeri bölge ilan edildi ve daha
sonra harabe oldu.
Bunun dışında , Atatürk'ün Zincirlikuyu Mezarlığı'nda
yaptırdığı krematoryum, daha sonra geleneklerimize aykırı olduğu
görüşüyle yıkıldı ve yerine, her boş alanı doldurmak için yaptığımız
gibi, otopark yapıldı.
'ne şeymiş bu, bu dünyadan ayrılmak
demir tarar gibisin bigün
gözlerin arkalarda deryaya açılmak? '
hadi bre gide gide dönmüşlüğüm
iyadesiz iyadeli tahütlüğüm
seni bilem gide koydum, gidi ölüm!
.
Can Yücel
Ölü bedenin yakılması, sadece inançlar ve öldükten sonra kül olma
isteğine dayanmıyor.
Dünya, bunun dışındaki durumlarda da bedenlerin
yakıldığını gördü.
Ölü yakma kültürü dışında toplum açısından yüksek
risk taşıyan ölüler de bu tip yerlerde yakılarak çevreye zarar vermeleri
önleniyor.
Bunun dışında Polonya'daki Majdanek İmha Kampı'nda Nazilerin
gerçekleştirdiği "kitle ölüm" vakaları da var. Naziler daha randımanlı
kitle cinayetleri için ölüm merkezleri kurdu.
Temel olarak tutuklama ve
çalışma merkezleri vazifesi gören toplama kamplarından farklı olarak,
ölüm merkezleri adeta yalnızca "ölüm fabrikaları"ydı.
Kamplara
getirilen sürgünlerin hemen hepsi doğruca gaz odalarında
(Sonderkommandos olarak bilinen özel çalışma timleri için seçilen çok az
kişi hariç) ölüme gönderildiler.
Majdanek Krematoryumu
En büyük ölüm merkezi 1943 ilkbaharına
kadar faal dört gaz odası (Zyklon B zehirli gazı kullanılan) bulunan
Auschwitz-Birkenau'ydu. Sürgünlerin en yoğun olduğu zamanlarda,
Polonya'da Auschwitz-Birkenau'da her gün 6.000'e kadar Yahudi gaza maruz
bırakıldı.
“İngiltere’nin Redditch kenti belediye meclisi, tasarruf
etmek için, ölülerin yakıldığı krematoryumdan gelecek enerjiyle havuzun
ısıtılması teklifini kabul etti. Söz konusu yöntemin Avrupa’nın birçok
yerinde kullanıldığını belirten Belediye Başkanı Carole Gandy,
elektronik posta, mektup ve telefonla görüş belirtenlerin yaklaşık yüzde
80-90’ının projeye destek verdiğini kaydetti.” Anadolu Ajansı, Şubat 2011
"Ten fanidir can ölmez, ölenler geri gelmez
ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil"
Yunus Emre
Ölümden ne korkarsın, korkma ebedi varsın..Yunus Emre
Giordano Bruno; Evrenin sonsuz ve eşdağalımlı olduğunu ve evrende,
dünyadan başka birçok
gezegenin bulunduğunu söyledi.
Aykırı görüşler beslediği için 1600
yılında Roma Katolik Kilisesi'nin Engizisyon mahkemesinde yargılanıp sapkın ilan edildi ve Roma'da diri diri yakılarak idam edildi.
"Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade
etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet
arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla
karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra
kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım." Giordano Bruno
Değilsen bir ara okursun. Ya da okumazsın.
Benim ne alakam olur ki kimin neyi okuyup okumadığından.
Sadri Alışık Abimizin Serseri filminde dediği gibi "Falanları filanları görüp 'Gidiyorum elveda.' diyeceğimiz" hayattan ceplerimize ne kadar falanlar filanler yükleyebiliriz ki zaten.
Herkes bir yandan bakmaya çalışıyor.
Ne güzel.
Gel ben nasıl baktım bugün ona bakalım.
Uzunca bir şiir ve Sezen Aksu bestesini en has yorumdan dinleyerek Yol'da olalım.
MODEL yorumunu da tavsiye ederim.
Başarı tesadüf değildir.
Kalite barındırır.
"Sanki Dokunulmazdı Çocukken Ağlamak,
Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren"
Yalnız Bir Opera / Murathan Mungan
Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
İmrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha
fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, ratsgele bir ilişki
gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,
benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin.
Yaz başıydı gittiğinde.
Ardından, senin için üç lirik parça yazmaya karar vermiştim.
Kimsesiz bir yazdı.
Yoktun.
Kimsesizdim.
Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.
Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yüzündeki kuşkun kedere,
gür kirpiklerinin altından kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
çerçevesine sığmayan
munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
Yaz başıydı gittiğinde.
Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti
Mayıs.
Seni bir şiire düşündükçe kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
Önceki şiirlerimde hiç
kullanmadığım bu sözcük usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
belki de ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
Yaz başıydı gittiğinde.
Bir aşkın ilk günleriydi daha.
Aşk mıydı,
değil miydi?
Bunu o günler kim bilebilirdi?
"Eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda.
Altına saat: 16.00 diye yazmıştın,
ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran
Zaman'ı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını
Gittin.
Koca bir yaz girdi aramıza.
Yaz ve getirdikleri.
Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı.
Sanki yaz, birbirimizi
görmediğimiz o üç ay, alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan,
olmamıştı, eksik kalmıştı.
Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza.
Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi bakışıyorduk.
Sanki ufacık birşey olsa birbirimizden kaçacaktık.
Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.
Gittin.şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.
Biliyorum
ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
bir mektup,
bir kart,
birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
Bizden diyorum, ikimizden
Ne kalacak?
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz.
Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada bir şey bulduğunda
neyi, ne yapacağını bilemeyen çocuklar gibi.
Artık hiçbir duygusunu anlamayan çocuklar gibi
Ve elbet biz de bu aşkla büyüyecek
Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz
Kış başlıyor sevgilim
hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
Bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
Oysa yapacak ne çok şey vardı
ve ne kadar az zaman
kış başlıyor sevgilim
iyi bak kendine
Gözlerindeki usul şefkati
teslim etme kimseye, hiçbir şeye
upuzun bir kış başlıyor sevgilim
ayrılığımızın kışı başlıyor
Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.
Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak, yazıya oturup sonu
gelmeyen cümleler kurmak, camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak...
Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
içinizdeki ıssızlığı doldurmaz hiçbir oyun
para etmez kendinizi avutmak için bulduğunuz numaralar
Bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar, eşyalar
gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
bakınıp dururken duvarlara
boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek,
unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın
gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz
zamanlar gibi
kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar
gibi
yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik
kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata
alınmaya
kendimizi hazırlar gibi
yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
ve kazanmış görünürken derinliğimizi
Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar
denemeseniz de, bilirsiniz
hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar
Bana Zamandan söz ediyorlar
Gelip size Zamandan söz ederler
Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden.
Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden.
Hepsini
bilirsiniz zaten, bir ise yaramadığını bildiğiniz gibi.
Dahası onlar da
bilirler. Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
öyle düşünürler.
Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak,
sırtınızdaki hançeri çıkartmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle
yeniden
karşılaşmak kolay değildir elbet. Kolay değildir bunlarla baş etmek,
uğruna içinizi öldürmek. Zaman alır.
Zaman
Alır sizden bunların yükünü
O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar
dibe çöker. Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir. Bir
yerlerden
bulunup yeni mutluluklar edinilir.
O boşluk doldu sanırsınız
Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir
gün gelir bir gün
başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
o eski ağrı
ansızın geri teper.
Dilerim geri teper. Yoksa gerçekten
Bitmişsinizdir.
Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır, anlamları
önemi kavranır. Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini
kazanır. Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.
Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
Herşeye iyi gelen Zaman sizi kanatır
Ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
günlerin dökümünü yap
benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
kim bilebilir ikimizden başka?
sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren
kendiliğindenliği
yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
bir düşün
emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada
ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
Bunlar da bir işe yaramadıysa
Demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda
Bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
solgun yollardan geçtim. Bakışımlı mevsimlerden
ikindi yağmurlarını bekleyen
yaz sonu hüzünlerinden
gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
geçti her çağın bitki örtüsünden
oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
bakarken dünyaya
yangınlarda bayındır kentler gibiyim:
çiçek adlarını ezberlemekten geldim
eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
unuttuklarını hatırlamaktan
uzak uzak yolları tarif etmekten
haydutluktan ve melankoliden
giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden
Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
Bütünlemeli çocuklarla geçti
gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
dokunmaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.
Bu şiire başladığımda nerde,
şimdi nerdeyim?
yaram vardı. bir de sözcükler
sonra vaat edilmiş topraklar gibi
sayfalar ve günler
ışık istiyordu yalnızlığım
Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
İlerledikçe... Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü
daha şiir bitmeden. Karardı dizeler.
Aşk... Bitti. Soldu şiir.
Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden
Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
Aşk yalnız bir operadır, biliyordum: Operada bir gece
uyudum, hiç uyanmadım.
barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
el kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
birlikte çıkılan yolların yazgısıdır:
eksiliyorduk
mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
her otelde biraz eksilip, biraz artarak
yani çoğalarak
tahvil ve senetlerini intiharla değiştirenlerin
birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
ağır ve acı tanıklıklardan
geçerek geldim. Terli ve kirliydim.
Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
ve açık hayatları seviyordu.
Buraya gelirken
uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi
çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için
panayır yerleri... panayır yerleri...
ölü kelebekler... ölü kelebekler...
sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
Adım onların adının yanına yazılmasın diye
acı çekecek yerlerimi yok etmeden
acıyla baş etmeyi öğrendim.
Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?
ipek yollarında kuzey yıldızı
aşkın kuzey yıldızı
sanırsın durduğun yerde
ya da yol üstündedir
oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı
Aşkın Bir Yolu Vardır
Her yaşta başka türlü geçilen
Aşkın Bir Yolu Vardır
Her yaşta birazgecikilen
gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
gözlerim
aşkın kuzey yıldızıdır bu
yazları daha iyi görülen
Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
ilerlerim
zamanla anlarsın bu bir yanılsama
ölü şairlerin imgelerinden kalma
Sen de değilsin. O da değil
Kuzey yıldızı daha uzakta
yeniden yollara düşerler
düşerim
bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
yaşamsa yerli yerinde
yerli yerinde her şey
şimdi her şey doludizgin ve çoğul
şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
En baştan söyleyeyim.
Para maddesine, satın alma gücü olarak bakmak her zaman yaşamı daha nitelikli kılıyor diye düşünüyorum.
Yani ben öyle değerlendiriyorum.
Farklı değerlendirmelerin yapılacağı bu yazı içerisindeki bakış açımı belirteyim de zaten kafa biraz bulanacak.
Biraz teori içerikli, biraz şehir efsanesi ve biraz paranoyak çokça da bizden olan bir derleme olacak.
Yazının omurgası şöyledir canım kardeşim:
Yazıya girişmeme temel olan bakış açımdan söz edeceğim
Ülkemizde gerçekleşen ironik-acı bir olay
Shakespeare Atinalı Timon
Bir iş adamının çok beğendiğim yazısı
Karl Marx’ın 1844 ekonomik felsefi elyazmaları
Para hakkında
ELEKTRONiK PARA
Bundan 1400 yıl önceden bir şairin Para hakkında şiiri
Maymunlarla, insan davranışlarını çözümleyen bir deney
Kızıldereli şef Seatle
Küçük yorumum
Yazıya girişmeme temel olan bakış açım:
George Bernard Shaw der ki; "Parayı köleniz yapın, yoksa efendiniz olur."
“Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip
öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Tanrı’ya
hem de mammona kulluk edemezsiniz!”
(Matta: 6/24, Luka: 12/33-36, 16/13).
Mammon’un mitolojiye göre Para Tanrısı olduğundan da bahsedilir.
Birde cenazelerde Okuyan Hocanın para için beklemesi,
"Mevlütlerde ne kadar ister Hoca?" diye geçen sohbetlerde vardır hani.
Hediye diye bakıldığında güzel, ücret olarak bakıldığında biraz samimiyetsiz gelen bu eylem şahsım adına çok düşündürücüdür.
İpin ucudur.
Tutsan alır gider baya.
‹‹Hiçbir
uşak iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever,
ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Tanrıya, hem paraya
kulluk edemezsiniz.››
Lucas 16:13
‹‹Hiçbir
uşak iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever,
ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Tanrıya, hem paraya
kulluk edemezsiniz.››
Lucas 16:
'Köylü kadınlar yanan Kuran-ı Kerim'in sayfalarını tek tek ayırarak para aradılar.'
Çalanın
onu ellememesi, Yangından ilk kurtarılacağın inancının simgesinden
ziyade yaşamak için ihtiyacı olduğu miktarın olması düşündürücüdür.
Bu sarı köle
bağlayan ve çözendir dinleri, kutsayan günahkarı;
yıllanmış cüzzamı arzulanır, hırsızı yerli kılar
ve ünvan, saygı ve övgü bahşeder ona
oturtur senatörlerle yan yana: odur
kocamış dulu yeni gelin eden;
yarası mikrop kapmış hastayı süsleyip püsleyip
ilkyaza inandıran. defol, lanet olası maden
insanlığın orta malı orospusu, sen,
ulusların bozgununa sebep olan
Shakespeare Atinalı Timon
Bir iş adamının çok beğendiğim yazısı:
“Universitelerde yaptigim soylesilerde, bana en cok PARA hakkinda sorular sorulur.
Herhalde isadami oldugum icin…
Ben, “Paranin iki kisiligi vardir” derim.
Birincisi; para bir degiş tokus aracidir.
Para verip yiyecek, giyecek, ev bark hatta saglik alabilirsiniz.
Ikincisi; para ile gelecek korkusunu yenersiniz.
“Yasliligimda caresiz, muhtas perisan kalmam, cunku kotu gunler icin parami bir kenara ayirdim” dersiniz.
Ama para otesi, yani para-ustu bir konu daha vardir.
Bunu parayla satin alamazsiniz.
Bunun adi ZEVK ve KEYIFTIR.
Zevk almak, keyif duymak ancak KULTUR ile mumkundur.
Resimden zevk almak icin sergiler bedava, muzik icin kaset ve diskler uc otuz para.
Ayrica konserler de pahali degil. Sinemalar hamburger fiyatina.
Ask ve sevgi zaten bedelsizdir…
Gunesin batisindan, denizin hisirtisindan ya da
bir satranc oyunundan zevk alabiliyorsaniz, kalenizle bedavaya sah cekebilirsiniz…
Gunesi kac paraya batirabilirsiniz ?
Denizi hisirdatmanin bedeli nedir ?
Yasliliginiz icin biriktireceginiz kotu gun parasi kadar, belki ondan da onemli olan bu zevkler ve mutluluklardir.
Bunlara sahip olmak ancak kulturle mumkundur…
Para kazanmaya emek verdiginiz kadar kultur edinmeye emek verin.
Ister yasli olun ister genc…
Yasinizla barisik degilseniz ihtiyarsiniz demektir.
Cok genc olen yaslilar oldugu gibi ihtiyar doganlar da vardir…
Yaslilar olume daha yakin derler ama olum nufus kagidi sormuyor.
Simdi ki tutkulu projem, bir ceviz ormani yetistirmektir.
Fidanlari dikmeye basladim bile.
Ceviz fidani 8 yil sonra agac olup ceviz verirmis.
Simdi 76 yasindayim yani 84 yasimda ceviz kiracagim.
Bu kez KENDI CEVIZLERIMI…
Ishak ALATON
Why is everybody so serious!
It’s not about the money, money, money
We don’t need your money, money, money
We just wanna make the world dance,
Forget about the Price Tag
Beni insani yaşama bağlayan, toplumu bana bağlayan, beni doğa ve
insanlarla bağlayan bağ para ise, tüm bağların bağı değil mi para? tüm
bağları çözüp bağlayamaz mı? bu yüzden o evrensel ayırma aracı değil
midir?
Karl Marx’ın 1844 ekonomik felsefi elyazmaları
Para hakkında
Tarihteki
ilk madeni para basımı I.Ö. VII. yy' da Anadolu' da Lidyalılar
tarafından gerçekleştirildi. Dünyanın ilk büyük darphanesi Fatih Sultan
Mehmet tarafından İstanbul Simkeşhane' de kuruldu. M.Ö. 118 yılında deri
para kullanan Çinliler, M.S. 806 yılında da ilk kağıt icat parayı
yaptılar. Batıda kağıt paraların basılması ve kullanılması 17. yy
sonlarına rastlıyor. İlk kağıt icat para'nın 1690' lı yıllarda ABD ve
İngiltere hükümetleri tarafından basıldığı ve dolaşıma çıkarıldığı, 1694
yılında İngiliz Merkez Bankası ve diğer ülke merkez bankalarının
kurulması ile de yaygınlaştığı biliniyor.
Karl Menger bu konuda iyidir tavsiye ederim.
Şimdi gelelim günümüze;
ELEKTRONiK PARA
In fact, economists estimate that only 8 percent of the world's currency exists as physical cash.
Sorunlarımız bize, çağımıza özel değildir. Bunun örneğini bundan 1400 yıl önceden bir şairin kalemiyle veriyorum.
Şeref, namus, erdemlilik bugün bundan söz etmek neye yarar gözü kör olasıcı bir maden parçası yüzünden ana, baba, eş, dost bir yana bırakılıyor para daha da kötüsünü yaptı aşkı da öldürdü.
Anekreon
Maymunlarla, insan davranışlarını çözümleyen şu deneye bir göz atalım. Uzun ama keyifli.
Keith Chen, Yale Üniversitesi'nde Ekonomi bölümünde görev yapan bir profesör. Keith Chen'in araştırması,
maymunlara, para kullanmayı öğretmek ve bunun sayesinde
topladığı bilgileri, bizlerin yani insanların, para ile olan ilişkisini
karşılaştırıp, çeşitli sonuçlar çıkarmak.
Araştırma, Yale Üniversitesinin maymun laboratuarında başlıyor.
Bu laboratuarda 7 adet
capuchin maymunları, bir ana ve birçok küçük deney kafeslerinde, para
kullanmayı öğreniyorlar.
Para olarak, gümüş renkli, somun kullanılıyor.
süreç gayet basit.
Ana kafesten bir maymun alınıp, deney kafesine
koyuluyor. bu maymuna para adını verdikleri somun veriliyor. Maymun öncellikle
bu somunu kokluyor, ağzına götürüyor.
Bu aşamada bir tepsi içinde
çeşitli yiyecekler getiriliyor: Elma, üzüm ve jell-o. amaç, bu 7
maymunun
her birinin sevdiği yiyecek türünü bulmak ve bu yiyeceği
elde etmek için parayı kullanmalarını sağlamak. Deney kafesindeki maymun
elmayı seçiyor.
Araştırmacılar, maymuna elmayı vermeden önce, elinden parayı alıp, maymuna yiyeceği veriyorlar. Bu süreç haftalarca sürüyor ve maymunlar birkaç hafta sonra, ellerindeki
somunun yani paranın gücünü anlamaya başlıyorlar.
Araştırmacılar, en
çok tercih edilen yiyeceği öğrendikten sonra, yeni bir süreç başlıyor:
fiyatlandırma.
Bu yeni süreçteki amaç, maymunların, biz insanlar gibi
rasyonel kararlar verip vermediğini bulabilmek. Böylece araştırmacılar,
birçok maymunun tercihi olan jell-o'nun fiyatını iki somun, elmanın
fiyatını yarım somun ve üzümün fiyatını ise bir somun yapıyorlar. Buldukları sonuç ise gerçekten ilginç.
Maymunlar, deney sırasında, biz
insanlar gibi para harcama konusunda çoğu zaman rasyonel
davranıyorlar.
Parasını, en çok yiyecek alabileceği şekilde harcamaya başlıyorlar.
maymunlar, 1 somun verip, 2 dilim elma almayı, fiyatı 2 somun olan bir
adet jell-o'ya tercih etmeye başlıyor.
Buraya
kadar her şey güzel!
Günlerden bir gün, yine ana kafesten, deney
kafesine alınan maymun, deney kafesindeki bir tepsi içinde bulunan 12
somunu görüp, aniden çılgına dönüyor. paraların bulunduğu tepsiyi kapıp, ana kafese
fırlatıyor ve kendisini de ana kafese atıyor.
Ana kafesteki bütün maymunlar bir anda gökten
para yağdığını görüp, yere düşen paraları kapışmaya başlıyorlar.
Levitt, bunu yazısında maymun tarihinde gerçeklesen ilk "banka
soygunu"(maymunun tepsiyi çalması) ve "hapishane kaçışı" (maymunun deney
kafesinden, ana kafese kaçışı) olarak tanımlıyor.
Bütün bu kaos
içinde araştırmacılar, ana kafesteki maymunlardan parayı geri almaya
çalışıyor. Olay biraz yatıştığı bir anda Keith Chen, hiç görmemeyi
tercih ettiğini söylediği bir olaya şahit oluyor:
Erkek maymunlardan
biri, dişi maymunlardan birine yaklaşıp, ona elinde bulunan somunlardan
birini veriyor ve bunun karşılığında dişi maymun, erkek maymunun seks
teklifini kabul ediyor!
İşin ilginç yanı bu iki maymunun "işi" bittikten
sonra, dişi maymun "kazandığı" parayı araştırmacıya getirip, bununla
üzüm almaya çalışıyor. chen, bu olayı maymun tarihindeki ilk " fuhuş"
olarak
tanımlıyor.
Üniversitenin araştırma etik bölümü,
maymunlar üzerinde yapılan para araştırmasının, maymunların yaşam
koşulunu, değerlerini ve gündelik yaşamlarını
tamamen değiştirdiği ve zedelediği gerekçesiyle, araştırmayı iptal edip, maymunlara para verilmesini yasaklıyor.
Cebindeki paraya göre yaşama, yaşamak istediklerine göre para kazan.
Theres no money
theres no possessions
Only obsession
I dont need that shit
Take my money take my obsession
Para Mübadele aracı değildir bence artık, başkalaşmıştır.
Öyle olsa şunun cevabını verebilirdik.
Dünya'da ülkeler bir yerlere borçlanıyor.
Dünyadaki tüm kazançlar borçlara eşitmidir?
Dünya kime karşı zarar ediyor?
Peki bu fark nerede.
Kim'e borçlu Tüm 'İnsanlık'
“Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip
öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Tanrı’ya
hem de mammona kulluk edemezsiniz!”
Yüreğimde çok farklı bir yeri olan Usta: Ahmed Arif
AY KARANLIK
Maviye/Maviye çalar gözlerin,
Yangın mavisine/Rüzgarda asi,
Körsem/Senden gayrısına yoksam
Bozuksam/Can benim, düş benim,
Ellere nesi?
Hadi gel,
Ay karanlık...
İtten aç/Yılandan çıplak,
Vurgun ve bela
Gelip durmuşsam kapına
Var mı ki doymazlığım?
İlle de ille/Sevmelerim,
Sevmelerim gibisi?
Oturmuş yazıcılar
Fermanım yazar
N'olur gel,
Ay karanlık...
Dört yanım puşt zulası,
Dost yüzlü,
Dost gülücüklü
Cıgaramdan yanar.
Alnım öperler,
Suskun, hayın, çıyansı.
Dört yanım puşt zulası,
Dönerim dönerim çıkmaz.
En leylim gecede ölesim tutmuş